nihan çetinkaya
27 Nisan 2012 Cuma
Yoksulluk sanat olunca...
“Elmas” sergisini gezdim geçen gün Maçka Sanat Galerisi’nde. Bu sergi, galerinin 35. Yıl kutlamaları kapsamında Nazlı Gürlek küratörlüğünde gerçekleştirilen Bengü, Burak, Volkan, Alp, Elmas, İz isimli, sanatçıların ön adlarının sergilere ismini verdiği solo showların beşincisiydi. Elmas sergisi, serinin diğer sergilerinden, bir yönüyle biraz ayrı bir yerde duruyor: Sanatçının, kendi gündelik hayatından verdiği referanslarla, sergi metninde geçtiği şekliyle “sanat yapıtına dönüşmüş nesnelerle”, aslında kendisini ortaya koyduğunu görüyoruz. İsmiyle ve bu ismin üzerinde geçtiği cisimlerle.
Serginin etrafında döndüğü konu ise yoksulluk.
Maçka Sanat Galerisi’nde yoksulluğa dair bir sergi yapmanın, yoksulluğu fanusa koyup göstermenin kavram ile aramıza konan mesafeyi fazlalaştırmaktan öteye gidemeyeceğini düşünerek kaygılanıyorum sergi metnini okurken. Çünkü herşeyden evvel, güncel sanatın kendi içine çöktüğü, sözünün işlevsel anlamda hiçbir geçerliliğinin ve yaptırımının olamadığı bir pazarda kendine ait kurallarıyla yürüdüğü günümüzde, sosyal bilimler, ekonomi ve politiğin bir konsensusa ulaşamadığı, “öteki”ni oluşturmada temel kavramlardan olan yoksulluk gibi bir “mesele”ye, işlerin satılabilir olduğu bir galeride değinilmesini kabullenemiyor zihnim.
Benzeri dolayımlama pratiklerinin teoriden fersahlarca ötede uzak ara gittiği günümüz güncel sanat piyasasını düşündüğümüzde, Süreyya Evren’in 2006 yılında Birgün gazetesi için yazdığı “Sanat ve Yoksulluk” başlıklı yazısında dile getirdiği ve önemli bulduğum sorularındandan bir ikisine değinmenin bu sergi bağlamında iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Evren bugün hala üzerinde düşünmeyi ertelememiz gerektiğiyle bizi yüzleştiren, konuyla ilgili olarak şu soruları sormuş: “Yoksullardan konuşanın kendisi nasıl bir işlev üstleniyor?” “Sanat, yoksulluğun bilgisini zaten yapmakta olan bilgi sistemlerine kibarca katkı mı yapıyor yoksa bir yerdeğiştirme var mı?” (Süreyya Evren, Sanat ve Yoksulluk, Birgün, Mayıs 2006)
Sanatçı, kendi sürecine ait bir yoksulluğu sorunsallaştırarak –hatta kendi ismiyle özdeşleştirerek- kendisini de aslında belki hiç arzu etmediği kadar ötekileştirmiş olmuyor mu? Deniz, elindeki hazır malzemeyi bizimle paylaşıyor. Sergi metninde, yoksullukla ilişkisinin nasıl kurulduğu üzerinde durulmadan bir biçimde koleksiyonculuğa değiniliyor. Çok kullanılmış bir çatal, uzun süre kullanıldığı için sanat değeri kazanmış oluyor. Altında yatan asıl sorun yoksulluk olduğu için bu değeri kazanıyor besbelli. Bu ters-yüz etmenin eleştiri gücü çoktan yitti diye düşünüyorum. Yerdeğiştirme(ler) yapılabilmesi/gercekleşebilmesi için, kişinin uğraştığı alan her ne olursa olsun, kendi üretim sürecinde söylediği söz doğrultusunda son derece aktif olması, kendi teorisinin ve pratiğinin eşzamanlı olması gerekmektedir. Kompleks düşünce sistemine göre itici ve süreci büken bir etkiden ancak o zaman söz edebiliriz. Yoksa üretim sürecine dair göstergelerin, sadece yoksulluğun ögelerinden oluşmuş bir serginin satışa sunulmuş olması kendi içinde bir aktivizm olarak mı kabul edilmeli? Öyle olduğunu kabul etsek bile biraz geç olmadı mı? Yoksullukla, yenilgiye baştan boyun eğen sıkı bir anlaşma yapılmış gibi hissediyorum tam tersine. Dolayısıyla sanatçının yoksulluğun parametrelerine sahip olduğunu beyan etmesi yeterli bir işlev olarak görülebilir mi diye soruya bir ek de ben yapmak isterim.
Arte Povera’cılar ne yapmağa çalışmıştı?
Sanat üretiminin öncelikle bizi “öteki” kendilerimizle barıştıran sağaltıcı bir yönü olduğunu düşünüyorum. Ortaya çıkan ve paylaşılan her deneyimin ise bir sürecin sonucunda oluştuğunu ve söz konusu sanatsa paylaşıldıktan sonra sanatçının kendi gelişiminde bir sonraki üretimi hakkında akıl açıcı sorgulamalara olanak vermesi ölçüsünde önemli olduğunu düşünürüm. Bu noktada, şu sıra üzerinde düşündüğüm ve çalıştığım bir metin olan, André Gorz’un, -karısı Dorine’e yazmış olduğu mektupta- üzerinde altı seneden fazla uğraştığı kitabının nihayet basılmasının kendisi üzerindeki etkisinden bahsettiği bölümden birkaç cümleyi paylaşmayı anlamlı buluyorum:
“Kitabın yayınlanması benim konumumu değiştirdi. Bana dünyada bir yer sağladı, düşündüğüm şeye bir gerçeklik kazandırdı; kendimi yeniden tanımlamaya ve ne başkalarının gözündeki imgemin ne de nesnel gerçekliği sayesinde benden başka bir şeye dönüşmüş bir ürünün tutsağı haline gelmemem için beni sürekli olarak kendimi aşmaya zorlayan, isteklerimin ötesinde bir gerçeklikti bu.” (André Gorz, Son Mektup, Ayrıntı Yayınları, 2011, İstanbul, p.40)
Gorz hayatının büyük bir döneminde yoksullukla mücadele etmiş bir yazıcı/yazar. Kendisi bu tanımı yapıyor; özellikle değinmek isterim. Çünkü istifçilikle koleksiyonerlik ya da biriktirmekle biriktirdiğini dönüştürebilmek arasındaki farkı açıklayan etkili bir nüans bana kalırsa yazıcı-yazardaki denge. Gorz’a göre edebiyatın büyüsü. İşte bu denge ki, okuyup, yazıp, görüp, duyup, düşünüp, hissedip, biriktirdiklerimizle; teori ve pratiğimizle kurmayı becerdiğimiz diyalogta saklıdır. Orada yoksulluğa yer yoktur. Başta değinmiş olduğum sorulara cevabım bu durumda ancak şöyle olabilir: Sanatçının sahip olduğu bilgi birikiminin ve deneyiminin hakettiği sanatsal zenginliği göremediğim için bu sergi yoksullukla ilgili bir yerdeğiştirme yapmaktan uzak, “yoksulluk”a bir “katkı” yapmaktadır.
“Elmas” sergisi, Maçka Sanat Galerisi’nde 8 Mayıs’a kadar görülebilir.
nihan çetinkaya/info@projebirlikte.com
Birgün, 25 Nisan 2012
http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1335342738&year=2012&month=04&day=25
Paris'i özlemek aşkı özlemek gibidir.
Paris’i özleyebilmek bir çeşit olgunluk gerektirir.
Öyle çabucak açmaz kendini size.
Louvres Müzesi, Eiffel Kulesi, Notre Dame Kilisesi, Champs-Elysées’nin lüks dükkanları, Pigalle’in simgesi Moulin Rouge, kaldırım kahveleri ile Paris bir kartpostal kadar yakındır ancak. Fransızca konuşamayınca iletişime geçememek de eklenince kendinizi hayvanat bahçesinden kaçmış bir fil gibi hissetmeniz olasıdır. Bir haftalığına gelmişseniz, gezilip görülecek yerler listenizi tamamlayıp uzaklaşmak istersiniz. Oysa kafanızda Paris’in bir aşk ve aşıklar kenti olduğu vardır.
Ama evet Paris bir aşk kentidir.
Kodları çözebilecek kadar hassas bir göze, kulağa sahip olmalısınız desem.. Hayır hayır. Yapmanız gereken tek şey valizinize yalnızlığınızı koymaktır Paris’e doğru yola çıkarken. Bilmelisinizdir ki yalnızlığınızla barıştıracaktır sizi bu kent. İşte aşka doğru atılan ilk adımın sesi, bu sessiz diyalogdur kentle gireceğiniz.
Öncelikle herkese açık olan parkları keşfedersiniz. Örneğin Place des Voges’un o mutlak karesinin en ortasında oturmak gibi küçük bir kaprisle, elinizde hemen köşedeki pastaneden aldığınız tatlı atıştırmalık, Victor Hugo evinin gizemli hayaletleri ziyaretinize gelir. Sefilleri okumuşsanız ve biraz da rüzgar çıkmışsa, parktaki çimlerin hareketlenmesini görüp küçücük Causette’in gece karanlığında tek başına rüzgarda otlara bakıp sanki bir şeylerden kaçıyor deyip panik içinde koşmaya başlaması gelir aklınıza. Kendi yalnızlığınızı düşünüp ürkersiniz hafifçe. Victor Hugo’ya selam göndermenin keyfiyle Francs-Bourgeois’lar sokağının moda ve tasarım harikası vitrinlerine dalarak devam edersiniz Bastille’e doğru.
Kentin gizli kahramanları, gündelik hayatlarımıza tuttukları küçücük spotlar misali serpiştirdikleri izlerle çıkarlar karşınıza. Herhangi bir kaldırımın herhangi bir köşesinde “amour” yani aşk yazıyordur. Hepsi bu. Ama siz bu kelimeyi okuyan herhangi biri değilsinizdir ki o an. İşte aşkın adım sesleri daha kuvvetli duyulmaya başlar. Sizi takip etmektedir artık.
Sonra bir kitabevinin vitrininde bir imza gününe çağrı görürsünüz:
“Miss.Tic sizlerle buluşuyor”
Kimdir Miss.Tic? İmza gününe gitmeseniz de İngilizce ‘ özlemek’ ve ‘gizemli’ kelimeleriyle böylesine tatlı oynayan bu karakteri merak ederek Republique Meydanı’na varırsınız. Şanslıysanız yolunuz daracık bir sokak olan Passage Saint Sebastien’dan geçer ve buradaki gizli bir avluda karşılaşıverirsiniz Miss.Tic ile. Bu sokak aşığının ve ozanının içinden, tam da o noktada o deseni yapıp o dizleri yazmak geldiği için, o gizli avludaki o köşeye aşık olursunuz. Şöyle yazıyordur: “Benden, ne istiyorsam onu yapabilirsin.”
Dedim ya aşk takiptedir. En romantik olandan en dekadan haline kadar, gözeneklerinizden bedeninize dağılmak için anı kovalamaktadır.
Beden ve aşk demişken.. Gece Pigalle’in bol ışıklı çağrısına kulak vermek gerekir. Cinselliğin yalnızlara çağrısıdır Pigalle. Karakol’un hemen yanında Cris et Chuchotements ismi gözünüze çarpar. Anlamı Çığlıklar ve Fısıltılar olan bu mekanın kapısı çalınınca içeride bir gong sesi duyulur. Gotik, bedeninizi zehirlemeye başlamıştır. Zaman başkadır içeride artık. Ne cinsiyet, ne yaş ne ırk ne de güzellik önemlidir. Aşkın başka bir boyutunda, acıda bir araya gelen birbirini tanımayan bu insanlar her kırbaç darbesinde biraz daha ilerlerler içsel tatminlerine. Ve sonsuz bir sevgiyle yüzünüze bakıp sizin sadece merakla seyrediyor olmanızı anlayışla karşılarlar. Acının doruklarında çığlıklar atıp sevginin sesinden fısıltılarla dindirmeğe çalışırlar aynı acıyı. Aşkın her türlüsü makbuldür Paris’de.
Geç vakit evinize doğru giderken, kentin çoktan uyuduğunu düşünüp birbaşınıza olduğunuzu zannedersiniz. Oysa dar bir sokağın sonunda ulaştığınız bir meydan, sabahçı kahvesiyle tatlı bir ışık ve sesler vahası olarak karşınıza çıkıverir sürprizli bir biçimde. Çakmakla yaklaşsanız alev alacak kadar sarhoş bir akordeoncu sizi dansa teşvik ediverir; bir an önce uyumayı düşündüğünüz o ıssızlıktan çıkıverirsiniz. Çaldığı şarkı ise Yves Duteil’den dizeler çalar kulağınıza: Gel burdayım herşey mümkün…
Parklardan sonraki zoraki keşfiniz ve keyif mekanlarınız köprüler olacaktır mutlaka. İçinden nehir geçen her kent gibi Paris de köprüleriyle anlamlıdır. Notre Dame Kilisesi’nden Saint-Louis adasına ulaştığınız Saint Louis köprüsünü aştınız mı Seine nehrinden gelen rüzgarlar daha bir sert esmeğe başlar. Camille Claudel gibi hayatlarımıza değmiş birçok sanatçının ikamet etmiş olduğu cephelere vuran sert rüzgarlar sizi davetsiz bir misafir gibi karşılar. Köşedeki kafede bir sıcak çikolata söyler, yan masadan gelen tatlı bir melodiyle ısınırsınız. Pont Neuf köprüsü vardır bir de. Leos Carax’ın aynı zamanda ilk Juliette Binoche’lu filmlerinden Köprü Üstü Aşıkları filmiyle yer etmiştir zihninizde. Oval taştan banketine oturup aşkla nefeslenirsiniz. Pont des Arts köprüsü de vazgeçemeyecekleriniz arasına giriverir. Sanatlar köprüsüdür. Sanatçılar, sohbet sevnerler haftasonları biraraya gelip piknik yaparlar bu ahşap yaya köprüsünde. Tam da bu köprüden geçerken babamla uydurduğumuz bir oyundan bahsetmek isterim. Köprünün üzerinde durup çevreye bakındıktan sonra gözlerinizi kapatıp, “Tahmin et bakalım Seine Nehri ne tarafa akıyor” oyunu. Kenti algılamak için yürümek gerekir. Dehlizlerine girip çıkmak ancak yürümekle mümkün olur. Michel de Certeau’ya selam olsun. Yürüyerek dolaştığınız ölçüde nehirlerinin yönünü tahmin edebilir, kentle konuşmaya başlayabilirsiniz. Paris’i de özlemek için olgunlaşmanıza yardımcıdır ayaklarınız.
Bu kenti özlemek kendinizi özlemek gibidir aslında. Estetiğin plastikten öte bir yaşam biçimi olduğunu çınlamıştır kulağınıza bir kere. Bir de bakarsınız döndüğünüzde soru cümlelerinizin sonuna lütfen kelimesini de eklemeğe başlamışsınız. Ya da bir dükkana günaydın demeden girmez olmuşsunuz. Bireyselliğinizin yanında yalnızlığınız daha anlamlıdır artık. Paris’in kibri yerini saygı ve anlayışa bırakmıştır. Yalnızlığınıza kafa tutmak yerine ona iyi davranmakla ancak mutluluğu ertelemeyeceğinizi söyler Paris. Aşksa bu yalnızlığı paylaştığınız herşey değil midir?
Öyle çabucak açmaz kendini size.
Louvres Müzesi, Eiffel Kulesi, Notre Dame Kilisesi, Champs-Elysées’nin lüks dükkanları, Pigalle’in simgesi Moulin Rouge, kaldırım kahveleri ile Paris bir kartpostal kadar yakındır ancak. Fransızca konuşamayınca iletişime geçememek de eklenince kendinizi hayvanat bahçesinden kaçmış bir fil gibi hissetmeniz olasıdır. Bir haftalığına gelmişseniz, gezilip görülecek yerler listenizi tamamlayıp uzaklaşmak istersiniz. Oysa kafanızda Paris’in bir aşk ve aşıklar kenti olduğu vardır.
Ama evet Paris bir aşk kentidir.
Kodları çözebilecek kadar hassas bir göze, kulağa sahip olmalısınız desem.. Hayır hayır. Yapmanız gereken tek şey valizinize yalnızlığınızı koymaktır Paris’e doğru yola çıkarken. Bilmelisinizdir ki yalnızlığınızla barıştıracaktır sizi bu kent. İşte aşka doğru atılan ilk adımın sesi, bu sessiz diyalogdur kentle gireceğiniz.
Öncelikle herkese açık olan parkları keşfedersiniz. Örneğin Place des Voges’un o mutlak karesinin en ortasında oturmak gibi küçük bir kaprisle, elinizde hemen köşedeki pastaneden aldığınız tatlı atıştırmalık, Victor Hugo evinin gizemli hayaletleri ziyaretinize gelir. Sefilleri okumuşsanız ve biraz da rüzgar çıkmışsa, parktaki çimlerin hareketlenmesini görüp küçücük Causette’in gece karanlığında tek başına rüzgarda otlara bakıp sanki bir şeylerden kaçıyor deyip panik içinde koşmaya başlaması gelir aklınıza. Kendi yalnızlığınızı düşünüp ürkersiniz hafifçe. Victor Hugo’ya selam göndermenin keyfiyle Francs-Bourgeois’lar sokağının moda ve tasarım harikası vitrinlerine dalarak devam edersiniz Bastille’e doğru.
Kentin gizli kahramanları, gündelik hayatlarımıza tuttukları küçücük spotlar misali serpiştirdikleri izlerle çıkarlar karşınıza. Herhangi bir kaldırımın herhangi bir köşesinde “amour” yani aşk yazıyordur. Hepsi bu. Ama siz bu kelimeyi okuyan herhangi biri değilsinizdir ki o an. İşte aşkın adım sesleri daha kuvvetli duyulmaya başlar. Sizi takip etmektedir artık.
Sonra bir kitabevinin vitrininde bir imza gününe çağrı görürsünüz:
“Miss.Tic sizlerle buluşuyor”
Kimdir Miss.Tic? İmza gününe gitmeseniz de İngilizce ‘ özlemek’ ve ‘gizemli’ kelimeleriyle böylesine tatlı oynayan bu karakteri merak ederek Republique Meydanı’na varırsınız. Şanslıysanız yolunuz daracık bir sokak olan Passage Saint Sebastien’dan geçer ve buradaki gizli bir avluda karşılaşıverirsiniz Miss.Tic ile. Bu sokak aşığının ve ozanının içinden, tam da o noktada o deseni yapıp o dizleri yazmak geldiği için, o gizli avludaki o köşeye aşık olursunuz. Şöyle yazıyordur: “Benden, ne istiyorsam onu yapabilirsin.”
Dedim ya aşk takiptedir. En romantik olandan en dekadan haline kadar, gözeneklerinizden bedeninize dağılmak için anı kovalamaktadır.
Beden ve aşk demişken.. Gece Pigalle’in bol ışıklı çağrısına kulak vermek gerekir. Cinselliğin yalnızlara çağrısıdır Pigalle. Karakol’un hemen yanında Cris et Chuchotements ismi gözünüze çarpar. Anlamı Çığlıklar ve Fısıltılar olan bu mekanın kapısı çalınınca içeride bir gong sesi duyulur. Gotik, bedeninizi zehirlemeye başlamıştır. Zaman başkadır içeride artık. Ne cinsiyet, ne yaş ne ırk ne de güzellik önemlidir. Aşkın başka bir boyutunda, acıda bir araya gelen birbirini tanımayan bu insanlar her kırbaç darbesinde biraz daha ilerlerler içsel tatminlerine. Ve sonsuz bir sevgiyle yüzünüze bakıp sizin sadece merakla seyrediyor olmanızı anlayışla karşılarlar. Acının doruklarında çığlıklar atıp sevginin sesinden fısıltılarla dindirmeğe çalışırlar aynı acıyı. Aşkın her türlüsü makbuldür Paris’de.
Geç vakit evinize doğru giderken, kentin çoktan uyuduğunu düşünüp birbaşınıza olduğunuzu zannedersiniz. Oysa dar bir sokağın sonunda ulaştığınız bir meydan, sabahçı kahvesiyle tatlı bir ışık ve sesler vahası olarak karşınıza çıkıverir sürprizli bir biçimde. Çakmakla yaklaşsanız alev alacak kadar sarhoş bir akordeoncu sizi dansa teşvik ediverir; bir an önce uyumayı düşündüğünüz o ıssızlıktan çıkıverirsiniz. Çaldığı şarkı ise Yves Duteil’den dizeler çalar kulağınıza: Gel burdayım herşey mümkün…
Parklardan sonraki zoraki keşfiniz ve keyif mekanlarınız köprüler olacaktır mutlaka. İçinden nehir geçen her kent gibi Paris de köprüleriyle anlamlıdır. Notre Dame Kilisesi’nden Saint-Louis adasına ulaştığınız Saint Louis köprüsünü aştınız mı Seine nehrinden gelen rüzgarlar daha bir sert esmeğe başlar. Camille Claudel gibi hayatlarımıza değmiş birçok sanatçının ikamet etmiş olduğu cephelere vuran sert rüzgarlar sizi davetsiz bir misafir gibi karşılar. Köşedeki kafede bir sıcak çikolata söyler, yan masadan gelen tatlı bir melodiyle ısınırsınız. Pont Neuf köprüsü vardır bir de. Leos Carax’ın aynı zamanda ilk Juliette Binoche’lu filmlerinden Köprü Üstü Aşıkları filmiyle yer etmiştir zihninizde. Oval taştan banketine oturup aşkla nefeslenirsiniz. Pont des Arts köprüsü de vazgeçemeyecekleriniz arasına giriverir. Sanatlar köprüsüdür. Sanatçılar, sohbet sevnerler haftasonları biraraya gelip piknik yaparlar bu ahşap yaya köprüsünde. Tam da bu köprüden geçerken babamla uydurduğumuz bir oyundan bahsetmek isterim. Köprünün üzerinde durup çevreye bakındıktan sonra gözlerinizi kapatıp, “Tahmin et bakalım Seine Nehri ne tarafa akıyor” oyunu. Kenti algılamak için yürümek gerekir. Dehlizlerine girip çıkmak ancak yürümekle mümkün olur. Michel de Certeau’ya selam olsun. Yürüyerek dolaştığınız ölçüde nehirlerinin yönünü tahmin edebilir, kentle konuşmaya başlayabilirsiniz. Paris’i de özlemek için olgunlaşmanıza yardımcıdır ayaklarınız.
Bu kenti özlemek kendinizi özlemek gibidir aslında. Estetiğin plastikten öte bir yaşam biçimi olduğunu çınlamıştır kulağınıza bir kere. Bir de bakarsınız döndüğünüzde soru cümlelerinizin sonuna lütfen kelimesini de eklemeğe başlamışsınız. Ya da bir dükkana günaydın demeden girmez olmuşsunuz. Bireyselliğinizin yanında yalnızlığınız daha anlamlıdır artık. Paris’in kibri yerini saygı ve anlayışa bırakmıştır. Yalnızlığınıza kafa tutmak yerine ona iyi davranmakla ancak mutluluğu ertelemeyeceğinizi söyler Paris. Aşksa bu yalnızlığı paylaştığınız herşey değil midir?
şiir.
bir kapı önünde bekliorum
canım sıkkın.
ışık bir yanıp bir sönüyor.
tıpkı sen gibi.
oysa geldiğinde bir tüy düşürdü bir kuş..
elimi sıyırıp geçti.
o an bilmiştim oysa
sen iyiydin
bana iyiydin
ama tıpkı bu lanet otomat ışık gibi bir yanıp bir sönüyor,
kalbimi yoruyorsun
var mısın
yok musun
gölge misin
gölgem olur musun
en derin mağaralarımda nefes alabilir misin?
15 Şubat 2012 Çarşamba
bugün beyoğlu, 15 şubat 2012
kaderin bir cilvesi. bugün tam da polis ile aynı anda meeting alanına gidiyormuşuz benim haberim yok.
onlarca gaz maskeli ellerinde tabanca ve tüfeklerle o garip botlarla saruman'ın ordularını andıran bu grup olan biten hakkında ufaktan da olsa bir fikir veriyor.
bdp'nin yalnızca bir kolunu temsil ettiğini düşündüğüm bir kalabalık polis ve gazeteciler tarafından ablukaya alınmış.
orada yarım saatten fazla geçirdim ve fotograf çektim. bir yerde ilgilenmeyi bıraktım ve postaneye gittim.
tam işlemimi halletmiş çıkıyordum ki oldukça ekipe halde 4 polis beni gostererek yanıma geldi. kimlik sordular. birlikte dışarı çıktık.
ne iş yaptığımı sordular. sanatla ilgileniyorum ddedim.. ikna edemedim pek. çektiğim fotografları, basınla ilgim olup olmadığını sordular. e ama benim anlamadığım ortalık basın mensubu doluydu. o telefonumun sarjı bitmişti fotoragları goremediler. ve aralarından biri siz tophane'den misiniz diye sordu. evet galata'da yasıyorum dedim. ha tamam bırakabilirsiniz dedi bunun üzerine. beni tanıyormuş (!) sadece meraklı oldugum için mi tüm bu muamele dedim. evet, çok dikkatimizi çektiniz dediler.
ben bugün apo denen, kime hizmet ettiği belli olmayan kimseye itafen "apo'suz bir dünya olamaz" diyen bir güruhun ve onun temsilinde tüm çaresizliğimizin öfkesiyle çektiğim buna benzer birkaç fotoğraf yüzünden gözaltına alınabilridim. neyse ki polislerden biri "tanıdık" çıktı. beni 'kurtaran' tophaneliliyim oldu. buyurun buradan yakın. güler misiniz ağlar mısınız?
12 Şubat 2012 Pazar
"Ortadoğu Havayolları" ile Belleğe Zorlu Bir yolculuk

Tayfun Serttaş'ın Art Sumer’de sürmekte olan sergisi "Ortadoğu Havayolları" üzerine:
Sanatçı ile bundan 5 ay kadar önce, Viva Dag! isimli işi üzerinden, sanata ve Ortadoğu’ya bakışını çok iyi sentezleyerek ortaya koyduğu ilham verici bir sohbet yapmıştık. “Maksat zaferse, gerisi teferruattır Ortadoğu için” diyen Serttaş o sohbeti şöyle sonlandırmıştı; “Beyrut’u düşündükçe hala öfkemden ağlıyorum”. O konuşmayı tekrar hatırladığımda, beni çok heyecanlandırmış olan cümlelerin aralarını açabilmek şansını, bu sergiyle, “kendi gündemini de” yaratarak veriyor olduğunu görüyorum.

Yanıbaşımızda, bize Adana’dan yalnızca birkaç adım kadar uzaklıkta bulunan Beyrut, dünya üzerindeki sömürü düzeninin ve savaş ekonomisinin doğrudan ve dolaylı bütün senaryolarını okumanın mümkün olduğu mübarek şehirlerden. Bu düzenin asıl kurbanları hayatta kalma mücadelesiyle burdayken, onun emrindeki bütün araç ve gereçlerin de bu kentte inciler gibi en uçlarda sırlandığını görmek mümkün. Sergideki çalışmalardan “Porsche ve Kurşun Delikleri” hologramı, Beyrut’un örtülerini aralamamız gerektiğine dair çarpıcı bir gösterge. Çünkü sabahın dördünde dağlardan gelen bomba sesleriyle üzerinize bırakılıveren savaş örtüsünün alt katmanlarında, kimliklerini göstere göstere yaşamak zorunda bırakılanların din örtüleri, ve yeniden şekillenen bu kenti oyun sahasına çevirmiş, tüm kenti bombalayarak yıkma-yeniden inşa etme ve soylulaştırma’yı (gentrification) her boyutta yaşatma hakkını kendinde gören düzen sahiplerinin örtüsü, en kalın haliyle bu kentin üstüne çekilmiş. Beyrut Ortadoğu’yu ve Ortadoğu master planındaki yerimizi anlama yolunda, çözmeğe başlamak için çok doğru bir bilmece.
Bugün yine gazetelerden birinde bir haberin başlığı ortadoğu halkları kastedilerek şöyle atılmıştı: “Türkiye onlara güzel.” Peki onlar kim? Biliyor muyuz? Yakın zamana kadar Ortadoğu ile ilgili bildiklerimiz, sayabildiğimiz birkaç sınır komşusu ülke isminden ibaretti oysa ki. Belleklerimize böyle bir şeridin çekilmiş olmasından doğal birşey yok. Çünkü bizler de bu toprakların insanları olarak Ortadoğu’da yaşananların bir benzeri senaryoya dahil edildik. Kültürel sınırlarımızın altı kalın kalemlerle adeta yeniden çizildi. Cumhuriyet sonrası bir Batılılaşma metaforu olarak Türkiyelilerden beklenen en olağan refleksti bu; Ortadoğu ile bir daha asla ilişkilenmemek, adını dahi anmamak, aramamak, sormamak, mümkün mertebe sorgulamamak. Ortadoğu’yu olduğu gibi bırakmak, hatırlamamak.
Halbuki, örneğin Anadolu’nun kaybettiğimizi sandığımız “zenginliğinin” önemli bir parçası, tıpkı anakaradan kopmuş devasa bir kara kütlesi gibi bugün Beyrut’da varlığını sürdürmekte. “İlk Kamp” isimli iş, 1915 yılından bu yana eve dönüşü beklerken kurulan bir “ev” olan Bourj Hammoud’un üzerinden batan güneşe bir kez olsun tanıklık edebilmemizi sağlıyor. Aynı mahallede tanıştığım Bedros’un muazzam Türkçesiyle elimdeki fotograf makinesini kastederek sorduğu bir soru aklımı ve kalbimi deliyor: “Şimdi güzel kızım, bu makineyi birisi senin elinden rızanı sormadan almış olsa.. Sana ait olmaya devam eder mi, etmez mi?”
Benden rızam olmadan alınmış onca gerçekliğimle yüzleşirken, sergi katman katman açılmağa başlıyor. İşler Beyrut olmaktan çıkıp üzerimize çekilen örtüleri aralamak için verilmiş askıda bir zaman oluveriyor. Çerçeve her ne kadar Beyrut üzerine çizilmiş olsa da (ve de sanatçı bilerek tüm bir sergiyi “yurtdışı deneyimleri” gibi kandırmaca bir çağrı üzerinden kurgulasa da) içeriye adımımızı attığımız andan itibaren serginin merkezine oturan şeyin bu küçük şehir özelinde büyük bir imparatorluğun, Osmanlı’nın uzak tutulduğumuz okumalarına geri dönmek olduğu açık. Geri dönmek, konu Ortadoğu olduğunda zamansız bir eylemlilik olarak her Türkiyeli için askıda bekliyor.

Zihinlerimizde Ortadoğu üzerine çekilmiş şerit gibi yüzlerce mevcut. Dolayısıyla Türkiye’de sanatın da biribirinden kopuk farklı düzlemlerde varolması kaçınılmaz gibi. Güncel sanatın sokakla, gündelik hayatla diyalogu yok. Buna rağmen dünya üzerinde çoğu travmayla dolu kentte olduğu gibi, sanatçıların büyük bölümünün siyasi gündemi bir çeşit mercek altına alan işlere yoğunlaştıklarını gözlüyoruz.
Bu noktada önemli olan bana gore, sanatçının o iş özelinden kendine tuttuğu aynadan görünenleri de izleyici için okunabilir kılıyor olup olmadığıdır. Yani sanatçının kendini konumlandıramadığı bir travmayı betimlemeğe çalışma olasılığı bu tarz iş üreten sanatçılarda gözlediğim yumuşak karın. Serttaş bize kendi estetiği bütününde, kendisini de eleştiri oklarının ucuna koyabildiği, bildiğimiz hiyerarşileri kıracak yönde bir karmaşıklık içerisinde verebiliyor mesajını. Ortadoğu Havayolları’nı özel ve nadir kılan, sanatçının kendi varlığını da sorgulayan bu alaycı halinin altındaki yüzleşmede yatıyor.
Serttaş’ın “Biliyorum” diyerek anlatmağa çalıştığı da bu diye düşünüyorum. Hayat ağacımızın tekrar yeşermesi için, köklerini zamanında beslemiş olanın önemine yani bize ötekileştirilmişlerle ve kendi öteki’lerimizle diyaloga girmenin en güvenli yoluna, bana kalırsa biraz da kolektif bilincimize işaret ediyor.

Deleuze ve Guattari 1000 platoda’da şöyle soruyorlar: “Sürekli olarak katmanlaştırılırız. Ama kimdir ben olmayan bu biz?” Zihinlerimize çekilmiş perdeler… Sanat ise bu katmanlara yeni refleksler geliştirebilmemize olanak veren bir özgürlük alanı. Beyrut’un katmanlarını kazıdıkça sanatçı bizi kendi katmanlarımızla ve her katmanda artan korkularımızla da başbaşa bırakıyor.
Korku demişken.. Devekuşu yumurtalarını soruyorum sanatçıya.. Akdeniz’de bir gelenekten bahsediyor. Balkonlardaki çiçekleri başka kuşlar gelip didiklemesin diye saksının yanına bir yumurta konurmuş. Öteki kuşlar da yanaşmazmış o yumurtaya. Bizi de içi boşalmış yururtalarla korkutuyor olmasın bağlı bulunduğumuz hatta zincire mahkum edilmiş olduğumuz statülerimiz, kimliklerimiz ve maskelerimiz? Oysa Serttaş’ın bu soruya çok net bir yanıt verdiğini görüyoruz “Social Balance” isimli serinin bir parçasında. Tüm dikte edilmiş olandan bağımsızlaşıp kendi kendimizle dengeye geçme fazını atlayamadıgımız sürece, dış dünyamızla kurmamızın imkansız oldugu bir denge halini imliyor. Dolayısıyla sanatın, insanların kendileri üzerinde söz sahibi olabilmeleri yolunda gözle görünür bir umudu barındırdıgını Serttaş’ın işlerinde okuyabiliyorum.
Araf 47 isimli çalışmada, ekilen korku tohumlarının, yerini, ötekini tanımlamak üzerinden varedilen umutlu bir haykırşa bıraktığını izliyorum. Araf suresinin 47. Ayeti’ne atıfta bulunan yerleştirme; “Ey Rabbim; bizi zalimler topluluğuyla birarada bulundurma” mesajından yola çıkarak, neredeyse her asırda “zalimin” yeniden tanımlanageldiği bu kutsal topraklarda ötekinin zulmünden kurtulmaya adanmış bir umudun temsiline dönüşüyor. Bu kez İstanbullu bir Rum Kilisesinin okuma masasının gözlerine istiflenen yumurtaları izlerken, her türlü temsil edilişe karşı yükselen başkaldırının sembolleri olarak sanatın gücünü duyumsuyorum.
Herhangi bir meseleye “taraf” olmanın imkansızlığından dem vuruyor Serttaş sergiden ayrılırken:
“Bu topraklar aynı zamanda yeryüzünün en derin zihinsel ve ruhsal girdabı, hele ki bir yabancı için, pragmatik anlamda asla sonucunu göremeyeceğiniz bir davaya kapılmaktır burada fikir beyan etmek. Kapılır gidersiniz, kısa sürede kontrolünüz elden gider ve kendinize rağmen içinden asla çıkamayacağınız bambaşka yüzleşmelere dahil olursunuz, ama varsın kurt kapsın, sürüden ayrılmanın huzuru bambaşka”.
İçimde bir parça daha huzurla çıkıyorum sergiden.
Tatlı sert bir rüzgar da çıkıyor.
Not: Sergi 18 Şubat’a kadar Art.Sumer galeride görülebilir.
Art.Sumer adres: Kemankeş Mah. Mumhane Cad. Laroz Han No:67 Karaköy
24 Haziran 2011 Cuma
rüya tabirleri köşesi
burun deliklerinden iki tane koskocaman yılanı, biri başından biri kuyruğundan çekilmek suretiyle çıkarmanın anlamı nedir?
bu iki yılanın tek bir yılan olup ben başından çekerek çıkardığımı zannederken aslında kuyruğunu ısırdıgını da farkedebilirdim.
oysa öylece bıraktım onları.
yılanlarım artık özgür sanırım. ben de tabi!
rüya tabiricisi:
o sırada belki de burnunuzu karıştırıyordunuz.
bu iki yılanın tek bir yılan olup ben başından çekerek çıkardığımı zannederken aslında kuyruğunu ısırdıgını da farkedebilirdim.
oysa öylece bıraktım onları.
yılanlarım artık özgür sanırım. ben de tabi!
rüya tabiricisi:
o sırada belki de burnunuzu karıştırıyordunuz.
16 Haziran 2011 Perşembe
Sanat Kuram Tasarım: Bilkent Üniversitesi Lisansüstü Öğrenci Buluşması

17-19 Haziran 2011
İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi
Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Ankara
‘SOKAK’
İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Medya ve Tasarım ile Medya ve Görsel Çalışmalar Yüksek Lisans Programları tarafından 17-19 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Kuram\Sanat\Tasarım Lisansüstü Öğrenci Buluşması, iletişim, kültürel çalışmalar, sosyoloji, edebiyat, tarih ve felsefe gibi beşeri ve sosyal bilimlerle ilişkili disiplinlerde veya görsel sanatlar ve tasarım gibi alanlarda öğrenim gören yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin bir araya geleceği ve belirlenen tema etrafında, kuramsal ve/veya uygulamalı çalışmalarını paylaşıp tartışabileceği bir platform oluşturmayı amaçlıyor.
Bu yıl ‘sokak’ temasından yola çıkan Kuram\Sanat\Tasarım Lisansüstü Öğrenci Buluşması, konferans ve sergi olmak üzere iki ana bölümden oluşan bir etkinlik olarak, konferans bölümünde yazılı bildiriler, sergi bölümündeyse ‘iş’ sunumları biçiminde, sokağı kuram, sanat ve tasarım aracılığıyla düşünmeye ve tartışmaya açmayı öngörüyor
Sınırlayıcı olmamakla birlikte, sokakla ilişkilendirilebilecek olası temalardan bazıları şunlardır:
- sokağa inmek, aktivizm, eylem/protesto, vandalizm
- kamusal sanat, sokak sanatları, gerilla sanat
- özel alan, kamusal alan, alternatif/karşı kamusal alan
- azınlık/çoğunluk, mahalle baskısı, alt kültür
- kamusal güvenlik, gözetlenme
- beden, özne, toplumsal cinsiyet, cinsellik
- zaman, mekan
- sokağın sahipleri, kültürel mücadele, gündelik gerilla taktikleri
- iş, oyun, sosyalleşme, aidiyet
- sokaktaki adam, sokak kadını, sokak çocuğu, sokak ağzı, sokağa düşmek, sokakta kalmak
KST 2011 PROGRAM
17 Haziran 2011, Cuma
10:00 – 10:30 Kayıt
10:30 – 11:00 Açılış
11:00 – 12:30 Davetli Konuşmacı
Sokağın Gelişi(mi)
Dr. S. Ayşegül Tokol, Bilkent Üniversitesi, Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarisi Bölümü
12:30 – 14:00 Öğle Yemeği
14:00 – 15:30 1. Oturum: Sokağın Bilinci
Oturum Başkanı: Serdar Bilici
Sitüasyonist Gözüyle Sokak – Yeniden
Deniz Toka, Yıldız Teknik Üniversitesi, Şehir Planlama Bölümü, Doktora Öğrencisi
Tasarımın Kurgusu – Sokağın Baskısı
Sami Arpa, Bilkent Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği, Yüksek Lisans Öğrencisi
Funda Yıldırım, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Bilişsel Bilim Programı, Yüksek Lisans Öğrencisi
Sokağın Aksak Dili: Beckett, Atay ve Hamsun’da Gülünç Olanın Temsil Biçimleri
Selvin Yatır, Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü, Doktora Öğrencisi
15:30 – 16:00 Kahve Arası
16:00 – 17:00 2. Oturum: Sokak, Kamusal Alan, Eylem
Oturum Başkanı: Ahmet Ergenç
Hannah Arendt’in Eylem Teorisinin Varoluşsal Temelleri ve Sokak Siyaseti
İ. Okan Akkın, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Felsefe Bölümü, Doktora öğrencisi, Araştırma Görevlisi
Yeni Nesil Kitle İmha Silahı Olarak Cop ve Biber Gazı
Derya Ertaş, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Medya ve İletişim Sistemleri, Yüksek Lisans Öğrencisi
17:30 Kokteyl ve Sergi Açılışı
Sergilenen İşler
QR
Baran Akkuş, Bilkent Üniversitesi, İletişim ve Tasarım Bölümü, Medya ve Görsel Çalışmalar, Yüksek Lisans Öğrencisi
Buluş(ma)
Gülşah Aykaç, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimari Tasarım Programı, Yüksek Lisans Öğrencisi
Tasarımın Kurgusu – Sokağın Baskısı
Sami Arpa, Bilkent Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği, Yüksek Lisans Öğrencisi
Funda Yıldırım, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Bilişsel Bilim Programı, Yüksek Lisans Öğrencisi
Önce Sağa Sonra İkinci Sola
Begüm Bilgenoğlu, Bilkent Üniversitesi, Grafik Tasarım Bölümü, Medya ve Tasarım, Yüksek Lisans Öğrencisi
Untitled Sound Installation
Ali Erel, Bilkent Üniversitesi, Grafik Tasarım Bölümü, Medya ve Tasarım, Yüksek Lisans Öğrencisi
Ali Pınarbaşı, Bilkent Üniversitesi, İletişim ve Tasarım Bölümü, Medya ve Görsel Çalışmalar, Yüksek Lisans Öğrencisi
Alper Yıldırım, Bilkent Üniversitesi, Grafik Tasarım Bölümü, Medya ve Tasarım, Yüksek Lisans Öğrencisi
00
Candan İşcan, Bilkent Üniversitesi, Grafik Tasarım Bölümü, Medya ve Tasarım, Yüksek Lisans Öğrencisi
İp
Defne Kırmızı, Bilkent Üniversitesi, İletişim ve Tasarım Bölümü, Medya ve Görsel Çalışmalar, Yüksek Lisans Öğrencisi
Kapısız Bacasız
Gülcan Uysal, Bahçeşehir Üniversitesi, İletişim Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü, Yüksek Lisans Öğrencisi
Paper Girl: Uluslararası Sanat Hareketi
Yasemin Ülgen, Proje Yöneticisi
18 Haziran 2011, Cumartesi
09:30 – 10:30 1. Oturum: Sokakta Sanat
Oturum Başkanı: Ceren Özpınar
Sokak Müziğinin Gelişiminde Avrupa İle Karşılaştırmalı Türkiye Örneklemi
Beste Gökçe, İstanbul Kültür Üniversitesi, Sanat Yönetimi Bölümü, Yüksek Lisans Öğrencisi
Bir Varmış Bir Yokmuş: 70’lerden İtibaren Grafiti
Eren Gülbey, Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Bölümü, Yüksek Lisans Öğrencisi
10:30 – 11:00 Kahve Arası
11:00 – 12:00 2. Oturum: Gerilla Sanat
Oturum Başkanı: Göksu Kunak
John Fekner: Bir Sanat Gerillası
Ahmet Ergenç, Kadir Has Üniversitesi, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü, Doktora Öğrencisi, Araştırma Görevlisi
Banksy: Bir Sokak Sanatçısının Amacı, Taktikleri ve Yorumlanması
Kalben Sağdıç, İ. D. Bilkent Üniversitesi, Grafik Tasarım Bölümü, Yüksek Lisans Mezunu
12:00 – 13:30 Öğle Yemeği
13:30 – 15:00 Davetli Konuşmacı
Fiyasko
Extramücadele
15:00 – 15:30 Kahve Arası
15:30 – 17:00 3. Oturum: Sokağın Sahipleri
Oturum Başkanı: Şeyda Barlas Bozkuş
Mutenalaştırma Sürecinde Tophane Sanat Galerileri Saldırısı
Elif Yalçın, Galatasaray Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü, Yüksek Lisans Öğrencisi
Tophane Saldırısı Üzerine Argümanlar
Aydın Çam, Marmara Üniversitesi, Radyo-Televizyon ve Sinema Anabilim Dalı, İletişim Bilimleri Bilim Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi
Tavuk neden karşıdan karşıya geçti? : Habitat olarak sokak; sokakta inşa ve temsil edilen, sokakta çözülen Habitus.
Ezgi Göç, Boğaziçi Üniversitesi, Eleştiri ve Kültür Araştırmaları Programı, Yüksek Lisans Öğrencisi
19 Haziran 2011 Pazar
10:30 – 12:00 Davetli Konuşmacı
Gün-cel sanat/gün-delik hayat
Nihan Çetinkaya, Proje1likte-bir Kolektivite İronisi Kurucu Üyesi, Araştırmacı, Küratör
12:00 – 13:30 Öğle Yemeği
13:30 – 15:30 1. Oturum: Sanat ve Kent
Oturum Başkanı: İ. Okan Akkın
Çağdaş Sanatın Kentle Buluşması: 1980 sonrası Türkiye’de Çağdaş Sanatın Mekansal Dönüşümü
Şeyda Barlas Bozkuş, Boğaziçi Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü, Doktora Öğrencisi
Birey, Kent ve Kamusal Alan Bağlamında Bienal
Ceren Özpınar, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sanat Yönetimi Bölümü, Araştırma Görevlisi
Modern ve Postmodern Müzelere Karşıt Fikirler: Bir İktidar Aracı Olarak Müze
Göksu Kunak, Hacettepe Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü, Araştırma Görevlisi
Paper Girl: Uluslararası Sanat Hareketi
Yasemin Ülgen, Proje Yöneticisi
15:30 – 16:00 Kahve Arası
16:00 – 18:00 2. Oturum: Gündelik Hayat
Oturum Başkanı: Ezgi Göç
Çocuklar ve Gündelik Hayat: İzmir Kentinde Sokak ve Kıyı
Ece Ceren Önder, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Mimarlık Fakültesi, Araştırma Görevlisi
Kemeraltı ve Kahve Tüketimi
Ayşe Nur Şenel, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Mimarlık Fakültesi, Araştırma Görevlisi
Araştırmacının Eylemi: Kent Okuması ve Temsil
Gülşah Aykaç, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimari Tasarım, Yüksek Lisans Öğrencisi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
